Neil Geiman gibi bir yazarın, ne eleştirmek ne de yorumlamak bana düşmez. Ama anlatma konusunda başarılı olabileceğime inandığımdan yazıyorum bu satırları. Aslına bakarsanız bu sabaha kadar, Yolun Sonundaki Okyanus'un yorumunu yazmamayı düşünüyordum. Sonra dedim ki; bu bir yorum olmayacak. Bir tanıtım olacak.
Çünkü Neil Geiman gibi bir yazarı eleştirmeden önce anlamak gerektiğine inanıyorum. Ben eleştirecek yetkinliği de sahip değilim zira. O yüzden bunu bir tanıtma ve tanışma kitabı olarak düşünün.
Eğer hala Neil Geiman'la, yazdıklarıyla tanışmadıysanız -bu pek mümkün mü bilmiyorum, sanki okumayan bir tek ben kalmışım gibi hissediyorum çünkü- işte bu bir fırsat. Ben anlatayım. Siz okuyun. Sonra gidip kitaplarını sıra sıra almaya başlayın.
Öncelikle Neil Geiman'a Amerikan Tanrıları ile başlamadığıma çok mutlu oldum. Kalın olmasından ziyade, yazarın tarzını biraz öğrenmek gerekiyor, anlamak için. Yolun Sonundaki Okyanus, başlangıç için doğru bir kitap mı bilmiyorum ama bana doğru bir kitap gibi geldi çünkü şimdi gidip diğer kitaplarını da okuyacağım.  O yüzden belik sizde bir başlangıç kitabı arıyorsanız, bunu tercih edebilirsiniz.
Bir kelebeğin kanatları kadar narin ve hüzünlü.Karanlıktaki bir bıçak kadar tehditkâr ve korku verici.
Neil Gaiman, sarsıcı eseri Yolun Sonundaki Okyanus'ta, insanı insan yapan tüm duyguları ortaya çıkarmakla kalmayıp, okurlarını onları çevreleyen karanlıklardan korunmaları için geçmişin sığınağına davet ediyor.
Hikâye, kahramanımızın çocukluğuna dönmesi ve evinin yanındaki gölün aslında bir okyanus olduğunu iddia eden Lettie Hempstock'a dair anılarının canlanmasıyla başlıyor. Bu andan sonra; küçük bir çocuğun fazlasıyla ürkütücü, garip ve tehlikelerle dolu geçmişine doğru bir kapı açılıyor.
Artık, yolun sonunda neyle karşılaşacağını kahramanımız da bilmiyor… 
Roman, aslında net olarak bitmiyor. Cevaplanması gereken çok soru bırakıyor ama sanki bu kitabın amacı biraz da bu. Bazı olayların okura bırakılması istenilmiş.
Kitabın başında eskiden yaşadığı bölgeye birinin ölümünden dolayı tekrar gelen, bu sırada mahalleyi gezmeye başlayan ve gezdikçe geçmişi hatırlayan en sonunda da kendini Lettie Hempstockların evinin önünde bulan bir adamı anlatır. Adamın unuttuğu her şey eve girdikçe hatırlıyor. Hatırladıkça da anlatıyor.
Eskiden kitap okumayı çok seven, ürkek, gece yatarken kapıyı hafif aralık bırakan bir çocuğun, Lettie Hempstock ve onun ailesiyle tanışmasıyla başlıyor hatırlaması. İşin tuhafıysa kitap bitene kadar, çocuğun isminin kitapta yazmadığını anlamadım. Fark etmedim yani. Çok da gerekli değilmiş gibi. Sanki o çocuk, her yetişkinin içindeki çocukmuş hissi uyandırıyordu. Hani aslında göstermezsiniz ama oralarda bir yerdedir işte.
Kitapta 'içindeki çocuk' ifadesiyle ilgili bir çok alt metin gizli. Söylenilen her söz sanki "Ben büyüdüm artık." diyenlere inatla yazılmış.
Lettie ve onun tuhaf ailesi yolun sonunda yaşamaktadır. Evlerinin hemen arkasındaysa, bir göl bulunur. Aslında bir göl gibi gözükse de Lettie buraya okyanus der. Lettie'nin ailesi fazla kalabalık değildir. Üç kişiler; Lettie, Lettie'nin annesi Ginnie ve anneanne Mrs. Hempstock.
Bizim oğlan bu aileyle tanıştıktan sonra olaylar başlar.
Lettie, koruma içgüdüsünden dolayı, yanlış bir tavır sergiler ve bir 'asalak' oğlana yerleşir. Asalak tabiri Lettie'nin anneannesinin kullandığı bir tabir ama bana sorarsanız gayette bir canavar. Ürkütücü bir fantastik yaratık.  Bu yaratık yüzünden, bir ton rahatsız edici olaylar yaşanır. Bunların üzerine Lettie ve bizim oğlanın bu yaratıktan kurtulmaya çalışma olayları başlar.
Sonu fazla hızlı, bol aksiyonlu olsa da, arada göze çarpan mesajlara dikkat etmek lazım.  Ortada fantastik bir dünya var ama dokundurmalar, verilen mesajlar bize hitap ediyor.
Küçük çocukların ağzından yazılmış büyüklere hitap eden bir hikaye bu. dolu dolu mesajlarıyla, çok şey öğretecek bir roman. Daha fazla olabilir miydi? Evet. Ama bence bu kadar dolu bir evren de böyle kısa bir metin yazabilmek, ayrı bir başarıdır.

15 Günde 10 Kitap isimli etkinlik için okuduğum kitaplardan biriydi. Hepsine yorum yazmayı planlamıyorum. Zaman bulabileceğimden emin değilim. Ama etkinlik listeme ve detaylarına BURADAN ulaşabilirsiniz.

Bu kitap, yeni dönem distopyaları arasına cuk diye oturuyor arkadaş. Aslında bu tür yeni distopyalara hepimiz alıştık artık. Son üç yıldır, hatta belki bir kaç yıl daha öncedir, genel olarak bu tarz tercih ediliyor. Açıkçası ben seviyorum. Sınıflara ayrılmış bozuk bir sistem, en alt tabakadaki baş karakter, akıl almayacak bir olayla tetiklenen başkaldırış öyküsü...
Evet, hepsinin bu kurgusal yönde ilerlediğini görebilirsiniz. Kül'de bunlardan biri. Ve az önce dediğim gibi. Ben seviyorum. O yüzden bir kaç saat içerisinde, hemencik bitmesi normal.
Buradaki farklılık renkler. Açlık Oyunları'nda Mıntıkalar, Uyumsuz'da meslekler, Kızıl Kraliçe'de kan rengi, Efsane'de zeka ve daha nice aklıma gelmeyen çeşitte sınıflandırma çeşidi var. İşte Kül'de de insanları sınıflandırmak için renkler kullanılmış.
Yukarıdan aşağıya doğru; mor, kırmızı, yeşil, sarı, kahverengi, barut rengi ve kül rengi. Kül rengi ve renksizler tabiri aynı kişiler için kullanılabiliyor.

Kader önceden belirlendi. Yönetim tarafından sıkıca kontrol ediliyor. Değiştirilemez.
Madden Sumner bir Mor olarak doğdu. Sistemin en yüksek halkası. Kaderi Yediler Bakanı olmak. Dax halkanın alt tabanı olan Kül, bir Renksiz. Kaderinde gerçekleştirmesi gereken hiçbir şey yok. Buna rağmen hayatından vazgeçmiş değil. Statüsünün onu tanımlamasına izin vermeyecek. Dax ve Madden'ın yolları, özgürlüklerini kazanmak için verecekleri mücadelede hiç beklemedikleri bir şekilde birleşecek. Peki, kaderleri için savaşmaya gerçekten hazırlar mı?

Burada en çok hoşuma giden olay kader meselesiydi. Şöyle ki kitabın anlatıldığı dönemden yıllaar yıllar önce bir profesör, bebeklerden ilk doğdukları anda kan örneği alınarak kaderlerinin belirlenebildiğini keşfediyor. Daha sonra bu yöntemler insanlar sınıflandırılıyorlar.  Yani siz doğduğunuz anda ne olacağınız belli. Eğer şanslıysanız, kaderinizi gerçekleştirmeniz gereken tam tarih ve saati de bulabiliyorlar ama bu her zaman olmuyor.


Bu distopyada kadere uymak, daha doğrusu bebekliğinizde yazılmış kaderinize uymak hayati önem taşıyor. Gerçek anlamda hayati. Çünkü uymaz ve karşı gelirseniz, öldürülüyorsunuz. Bu kader, ufacık bir iş olsa bile. Mesela sizden alınan örnekte, şu şu tarih ve saatte kapıyı kapatmanız gerektiği çıktı. Siz o saat ve tarihte o kapıyı (hangi kapı olduğu o an belli olur.) kapatmazsanız, kaderinize karşı gelmiş sayılırsınız. Bu durumda başka olayları tetikleyebilirsiniz. Tetiklemeseniz bile öldürüleceğiniz kesin. Yani kaderlen oynamaya kalkmayın diyor yazar burada. Ehe.
Bir diğer hoşuma giden kısım, iki güçlü kadın karakter ağzından anlatışıydı. Biz tek bakış açısına veya bir kız bir erkeğe o kadar alışkınız ki ilk başta bunu yabancıladım. Sonra dedim ki: Çok iyi olmuş, çok güzel fikir. Afferim.
Bu iki karakterden birisi Madden Sumner. Bir Mor. Ve kaderinde Yediler Bakanı olmak var.
Diğer Dax. Bir renksiz. Kaderi yok.
İlk baştan beri aklımı çelen bir olay vardı. Eğer kaderi yoksa, kendi kaderini kendi yazabilir. İşte bu noktada sistemin açığı patlak veriyor. Aslında en alt kademe olarak gördüğünüz, ezdiğiniz, yok saydığınız kişiler nasıl da hayatta önemli roller alıyor onu görüyoruz. Hoş kitabın ortaların bu kader belirlemesiyle ilgili çok bomba bir şey öğreniyoruz ama bunu burada söylemeyeceğim elbette.
Ha bir de bu sistemde aile fertleri birbirinden bağımsız. Yani, anne ve babanız hangi renk ve statüde olursa olsun, sizin kaderiniz ayrı. Mesela Dax'in iki ağabeyi Mor ve kaderleri belli. Ancak Dax bir renksiz. Bu durumun kötü veya iyi de diyebiliriz. Çocuğun rengine göre aile bir yerleşke değişimi yaşıyor.
Mesela anne ve baba kırmızı. Ama çocuk mor. Hooop mor bölgesine geçiyorsunuz. Yani doğurduğunuz çocuk size fayda sağlıyor. Ama tam tersi de olabilir. Eğer çocuğunuz kırmızıdan alt bir renkse, alt tabakalarda yaşamak zorundasınız.
Devlet bununla ilgili şöyle bir yasa çıkartmış. Kül ve renksiz doğan çocuklara bakma zorunluluğu yok ailenin. Yani isterse devlete verebilir. O zaman statüsü aynı kalır. Ama ben bu çocuğa bakacağım derse o zaman hem statüsü düşüyor hem de vergi ödemek zorunda kalıyor. Yani işler baya karışık.
Sistem çok başarılı oturtulmuş. Yazar açısından bir açık yoktu. Renk körü tabirini çok güzel betimlemişler ona da ayrıca bayıldım. Kader, çok derin bir konu. O yüzden bir kurgu romana enjekte edilmesinin zor olacağını düşünmüştüm. Çünkü, hani bilirsiniz işte. Kelebek etkisi.
Ama bu konuya da açıklık getirilmiş. Demişlerki her bir rengin kader üzerinde önemli bir rolü vardır. Tabii genel olarak insanların inandığı bir şey değil bu. Sadece Mor tabakanın yönetimi ve düzeni ellerinde tutmak için kaderi uygulama zorunluluğunu gösteriyor.
Ve aslında bütün kitaptan çıkarttığımız genel bir ders olarak, kaderi sınırlandıramayız. Belirleyemeyiz. Kader kendi çizgisini çeker ve bütün olaylar kendini ona göre belirler. Bu yüzden, kimin ne olacağına daha doğduğu an karar verilmesi insanın özgürlüğünü kısıtlar.
Yani şöyle düşünün. Siz bir çocuğa doğduğundan beri, "Sen bu tarlaya bakmaktan sorumlusun. Senin kaderin bu." derseniz. Küçüklüğünden beri öğrendiği ve bildiği tek şey o olduğundan, o çocuk onu kabullenecektir. Siz de sanacaksınız ki kader doğru işliyor. Aslında bu konuda o çocuğu kısıtlamasaydınız, belki de bambaşka bir şekilde yetişecek, farklı şeyler keşfederek büyüyecek ve ufku açık bir yetişkin olacaktı.

Kafaları fazla karıştırmadım diye umuyorum ama bunun birebir bir kitap yorumu olmasındansa, açıklayıcı bir yazı gibi, olmasını istedim. Çünkü kitabı okursanız, olaylar sizi zaten içine çekecek ve hemen hemen bir oturuşta bitireceksiniz. Bu yüzden kader ve renk belirlenmesini anlatmak bana daha doğru gibi geldi. Kısacası ben olayların çıkış noktasını ve temelini anlattım, sizde devamını kitaptan okuyabilirsiniz.
Bana kalırsa, Uyumsuz'dan, Efsane'den çok daha başarılıydı. Umarım devamı en kısa sürede çıkar.

Puanım:




Yaklaşık bir aydır blog yazısı yazma üşengeçliğime bu yazı ile son veriyorum. Bu listeyi aslında kendim için hazırlıyorum ama okuma listesi yapmak isteyenlere de bir fikir olur diye düşündüğümden yazmaya karar verdim.
Şimdi şöyle yapacağım. Her 15 günde bir liste oluşturacağım.  Bu liste 10 kitaptan oluşacak. O on beş gün içinde on kitabı bitirip her seferinde yeni listeyi buraya aktaracağım.
Tabii her zaman on kitap okuyabilir miyim bilmiyorum. O yüzden eğer arta kalan olursa bir sonraki listeye ekleyeceğim.
Her güncellemede kitaplardan kısacık da olsa bahsederek, sizleri de bilgilendirmiş olacağım.
Önceliğim; en çok okumak istediğim kitaplar.
Bu listeyi de ona göre yapacağım elbette. Evet, başlıyorum.

1-Kül- Novella Dinamik Yayınları (463 syf.)
Bu kitap tur kitabımız olduğu için ilk okunacak olan bu.

2-Yatak-Domingo Yayınları (287 syf.)
Fuardan aldığım günden beri merak ediyorum. Min Li Li ile beraber okumaya karar verdik.

3-Fosforlu Cevriye-İthaki Yayınları (272 syf.)
Bunu da fuardan aldım. Okumaya başladım ama araya başka kitaplar girdi. O yüzden baştan başlayacağım.

4-Örümcek Ağındaki Kız-Pegasus Yayınları (518 syf.)
Serinin tüm kitaplarına hayran biri olarak, ilk okuyacaklarım arasına bunu koymam normal.

5-Ay ve Güneş-İthaki Yayınları (544 syf.)
Kraliyet ailesi varsa, ben de varım.

6-Yolun Sonundaki Okyanus-İthaki Yayınları (181 syf.)
Neil Geiman'a başlamak için güzel bir fırsat.

7-Biz-İthaki Yayınları (250 syf.)
Ben diye bir şey yok. Biz var. İşte aradığım distopya.

8-Bir Başka Mavi-Yabancı Yayınları (381 syf.)
Amy Harmon'un Tersyüz'ünü okuyanlar bunu mutlaka okumak ister.

9-Eşekarısı Fabrikası-Koridor Yayınları (254 syf.)
Tarzının sert ve hazmedilmesi zor olduğunu duydum. Okumaktan korkuyorum.

10-Başlat-Dex Yayınları (507 syf.)
Kitap çıkalı yıllar olmuş olabilir ama benim okuma hevesim çok.


Toplam sayfa sayısı: 3657 syf.
En çok okunan yayınevi: İthaki Yayınları


31 Aralık'da listeyi güncellemek üzere buralarda olacağım. Siz de kendiniz için böyle bir liste yapabilirsiniz. Yoruma listenizi yazabilir veya blog yazınızın linkini aşağıya ekleyebilirsiniz.


Merhaba, adım August. Size nasıl göründüğümü anlatmayacağım.Aklınıza ne geliyorsa muhtemelen ondan daha kötü görünüyorumdur.August (Auggie) Pullman yüzünde fiziksel bir bozuklukla doğ¬duğu için, normal bir okula gide¬miyordu… şimdiye kadar. Yakında Beecher Ortaokulu’nda beşinci sınıfa başlayacak ve ömrünüzde bir kere bile “yeni çocuk” olduysanız, bunun ne kadar zorlu olduğunu tahmin edebilirsiniz. Dondurma yemek ve Xbox’ında oyun oynamak gibi sıra¬dan şeyleri seven Auggie aslında sadece sıradışı yüzü olan, sıradan bir çocuk. Peki, yeni sınıf arka¬daşlarını, görünüşünün ardında kendisinin de onlar gibi olduğuna ikna edebilecek mi?

Ah, nasıl başlasam? Bir kaç dakikadır imleç yanıp sönüyor ama ben lafa nasıl gireceğimi bilmiyorum. Bir kaç gündür art arda sorunlu çocuklukla ilgili kitaplar okuyorum ve bunun başlangıç noktası Mucize'ydi.
Fuar dönüşü, o kadar kitabın arasından ilk kucakladığım, hevesle okuduğum bir kitap oldu Mucize. Neden, nasıl bilmiyorum ama saatler içinde ellerimin arasından kayıp bitti. Tek oturuşta bitiriverdim.
Üstüne o kadar kitap okumama rağmen, hala etkisi altındayım kitabın. Hatta hala, Auggie'nin gülüşü çınlıyor kulağımda. Sanki konuşurlarken, gülerlerken yanlarındaydım. Auggie üzüldüğünde, ağlamamak için kendimi zor tuttum. Güldüğündeyse, sanki sesini duyacaktım. O kadar gerçekçiydi. Bunu hissedebiliyordum.
Farklı türlere yelken açmak için bu tur kitabı güzel bir başlangıç oldu benim için aslında. Klişelerden uzak, biraz çocuk gibi hissetmek, biraz farklılık ne demek anlayabilmek için okunmalı bu kitap. Mucize'den öğrenecek çok şey var aslında. Sıradışı olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatıyor.
August, aslına bakarsanız, yüzündeki kusur haricinde normal birisidir. Ne zekası, ne düşüncelerinde diğer çocuklardan farklı bir şey yoktur. Ama işte yüzü...

Aldığı Ödüller

# 1 New York Times çoksatanı
USA Today Çoksatan İlk Yüz Listesi
Indie çoksatanı
Publishers Weekly çoksatanı
TIME, Tüm Zamanların En İyi 100 Gençlik Kitabı
Parents, Yılın En İyi 10 Kitabı
Shelf Awareness, En İyi 10 Kitap
New York Times Book Review, Dikkate Değer Kitap
Entertainment Weekly, 10 Harika Çocuk Kitabı Seçkisi
Publishers Weekly, Yılın En İyi Kitabı
School Library Journal, Yılın En İyi Kitabı
Kirkus Reviews, Yılın En İyi Kitabı
Booklist, Editörün Seçimi
School Library Journal, 2012’nin En İyi Çocuk Kitapları Listesi
Publishers Weekly, 2012’nin En İyi Çocuk Kitapları Listesi
Kirkus Reviews, 2012’nin En İyi Çocuk Kitapları Listesi
Booklist, 2012’nin En İyi Çocuk Kitapları Listesi
New York Halk Kütüphanesi, Okuyup Paylaşma Seçkisi
E.B. White Read Aloud Ödülü
Christopher Ödülü


Kitabı okurken çok etkilendiğim bir nokta vardı. İnsanların August'u gördüklerinde, görmezden gelmeleri, bakamamaları... Ve o küçük yaştaki çocuğun bunu anlayıp, hissettikleri... Beni öyle derinden etkiledi ki. İşin kötü yanıysa, ben de onlardan biriyim. Böyle bir çocuk görsem ben de öyle davranırım. Ama tabii şimdiye kadar! Artık nasıl davranmam gerektiğini biliyorum. August'un düşüncelerini okuyunca, aslını öğrendim.
Ne yazık ki, insanları dış görünüşüne bakarak yargılama gibi bir huyumuz var. Senin, benim, hepimizin. İşte bu kitap ön yargılarımızı yıktıracak bir kitap. Dış görünüşün aslında bir hiç olduğunu kafanıza vura vura öğretecek bir kitap.
August, bu yüzündeki özür yüzünden yıllarca evde eğitim almış. Ve ailesi artık okula gitmesi gerektiğine karar verdiğinde olaylar başlıyor. Ablası aynı sene liseye, August'da orta okula başlıyor. Ama ne başlama.
Doğduğundan beri defalarca ameliyat geçirdiği ve özenle bakıldığından, ilk başlarda çelimsiz bir Auggie ile tanışıyoruz. Çünkü dışarıya pek çıkmamış, narin. Ve ailesine nazı da geçiyor. Okula başladığındaysa, yavaş yavaş karşılaştığı zorluklarla başa çıkmaya çalışıyor. Kimi zaman pes ediyor, kimi zaman mücadele ediyor. Zaten okula 'yeni gelen' çocuk olmak yeterince zorken, bir de üstüne yüzündeki kusurla August okulun en çok dışlanan ve dalga geçilen insanı oluyor.
Daha ilk öğle yemeğinde ona destek olması gereken hiç kimse yanında kalmıyor ve tek başına yemek yemek zorunda kalıyor. O böylesine çaresiz bir durumdayken masaya Summer isimli kız oturuyor. Aralarında başlayan arkadaşlık, gerçek bir dostluğa dönüşüyor. Konuşmaları, gülüşmeleri, birbirlerini "Yıkılıyoruz." demeleri... Çok tatlılardı.Kitap August'un okuldaki ilk bir yılını kapsıyor ve bence çok başarılı. Hele o sonu. Nasıl duygusaldı ya.

Hoşuma giden bir başka kısımsa farklı farklı karakterlerin ağzından yazılan sahnelerdi. Mesela August'un ağzından anlatılan sahnelerde, gerçekten de 10 yaşındaki bir çocuk karşınızdaymışçasına okuyorsunuz. Hikaye ablasına geçtiğinde lisede okuyan bir gencin ağzından olduğunu rahatlıkla anlayabiliyor hatta hissedebiliyorsunuz.
August, gerçek bir mucize. Yaşayan bir farklılık. Farklı olanın dışlanmasına çok alışığız ama siz hiç birini bu kadar mücadeleci görmemişsinizdir. İnsanlar onun yüzüne bakmaya bile çekinirken, o resmen ışık saçıyor. İnsanı enerjisiyle dolduruyor.
İyi ki okumuşum, iyi ki kitaplığımda bu kitap.

“Cesaret ve gerçeklerle dolu Mucize, etrafımızı saran güzellikleri fark etmeyi anlatıyor. Auggie Pullman’a âşık olmamak imkânsız.”
Rebecca Stead, Newbery ödüllü yazar
“İlk kitaplar nadiren bu kadar etkileyicidir; okurların gözünü ve yüreğini açma gücüne sahip, nadide bir hikâye.”
Publishers Weekly
“Mucize, kocaman yürekli bir kitap… hepimizin nasıl kırılgan, kusurlu ve mükemmel güzellikte varlıklar olduğumuzu gösteriyor.”
Julia Alvarez
“Unutulmaz bir nezaket, cesaret ve mucizenin hikâyesi.”
Kirkus Reviews
“Mucize, sevgi, hüzün ve insan yaşamının değeri hakkında çok güzel bir hikâye. Oku¬duktan sonra daha iyi bir insan olmayı istememek mümkün değil.”
Patricia Reilly Giff, Newbery ödüllü yazar